top of page

Erkek – Kadın Dünyasında “Küçük şeyler”den üreyen “BÜYÜK SÖYLEM”

Türkiye’de kadın olmak üzerine yazılacak çok fazla şey var...



Kadın olmanın zorlukları üzerine göze batan, kabak gibi ortada olan zorluklardan bahsetmiyorum.

Burada bahsedeceğim alışılagelmiş küçük detaylar ve şeyler üzerinden kadın olmanın benimsenmiş hali. Yaş, din, ideoloji fark etmeksizin toplumda konuşulmadan benimsenmiş ve rafa kaldırılmış ve bir daha asla tartışılmamış kadınlık rolleri...

Aile, ilişki ve evlilik içerisinde o benimsenmiş rolleri kodlarına işlemiş bir şekilde performe eden kadın.


Bir coğrafya üzerinden gitmek belki doğru bir genelleme değil. Fakat içerisinde bulunduğumuz topraklar hangi kesimden olursa olsun kadınları öğrenilmiş roller üzerinden toplumsal oluşumlar içerisine sokuyor.

Burada bahsettiğim unsurlar toplumsal eşitsizlikler ya da şiddet değil. Bunlar uzun yıllardır gözle görülür şekilde tartışılan unsurlar ve belki de başlangıcı sinsi bir iyi niyetle başlayan bu yavaş ve acı verici kadınlık yolculuğunun uçurum noktaları.

Fakat yolculuk her zaman fiziksel şiddetle ya da göze sokulan cinsten eşitsizlikle sonuçlanmıyor olabilir. Ama bu süreçte kadının bilinçaltında sinsi bir alt benlik gelişir ve onu kendisinden koparıp uzaklaştırır. Bu alt benlik kadının kendi benliğindeki bir parçanın toplumla ağız birliği etmiş halini seslendirir.

Bütün bu alt benlik kadını kendinden uzaklaştırır, küçültür, üretkenliğini öldürür, iç sesini bastırır ve onu başka bir şeye dönüştürür. O alt benliğin koşullandırdığı kadın, arkasındaki anahtarı çevrilerek kurulan bir oyuncak gibi otomatikleştiği rolleri yerine getirmeye başlar. Ve bir bakmış ki anlam oluşturmaktan uzak ve benimsenmiş alt benlik, kadının okyanuslara yayılan gerçek dünyasını bir akvaryuma hapseder.

Bu akvaryum kadına yanlışlar yaptırır. Kendi rolünü, mücadelesini ona unutturur ve kendisini sadece bir erkek veya onun “aşkı”, karısı ya da kızı olma üzerinden tanımlar. Bu sebeple kutsal anlamları, doğruları, mücadeleleri unutur ve bu akvaryumun bir süs balığı haline getirir kendini.


Hep “küçük öğrenilmiş şeylerle” başlar bu yolculuk.

Elinin yatkınlığı, inceliği üzerinden tanımlanan kadının bu ayrıcalığı onun laneti olur. Veya sevgiye verdiği önem onun mantığı daha az kullandığı kabulünü ortaya çıkarır. Türkiye’de de bu durum böyledir.

“Yuvayı dişi kuş yapar” ama nasıl yapar? Yorularak, tükenerek. Bu rolleri dişi kuşa kim vermiş?

Bir kadın ne kadar çizgi dışı, özgürlükçü, marjinal olursa olsun bir evin içine girdiğinde kodlarına işlenmiş o rolleri az ya da çok yaşadığını düşünüyorum. Bunda bir kötülük mü var diye soruyorsunuz belki de… Kötülük iyi niyetlerin suiistimal edilmesiyle ortaya çıkmıyor mu zaten?

Küçük “şey”ler büyük eşitsizliklerin tuğlaları haline gelmiyor mu sizce de?

Türkiye’deki evliliklerin önemli bir kısmı erkeğin oluşum sürecini desteklemek durumunda olan kadının anlayışlılığı ve sabrı öğrenmesi ve eşinin gelişim sürecine engel olmamayı benimsemesi düşüncesi üzerinden ilerliyor.

Bakın ciddi “kötü” ve “tehlike” arz eden evliliklerden bahsetmiyorum burada.

Burada bahsettiğim öğrenilmiş, benimsenmiş, rollerin çizildiği ve sorgulanmayan birliktelikler.

Sadece evlilik demeyelim.


Kadına bu anlayışlılık rolünü çizenler, gün geldiğinde kadınların uğradıkları psikolojik ve fiziksel şiddete dayanma eşiğinin de yükselmesine sebep olmuştur.

Son zamanlarda gördüğüm en büyük sıkıntı belki de ne kadar okumuş, kariyer sahibi ya da modern olursa olsun bir türlü erkeğin çizdiği o rollerin dışına çıkamayan, ya da tam tersi sürekli olarak, erkeğin çizdikleri sınırların dışına çıkabildiğini kanıtlama mücadelesi veren kadınlar.


İddia makamının karşısında kimlik mücadelesi veren kadınlar. Ya da bu mücadeleyi vermek yerine kabullenmiş kadınlar. İyi geçinmek adına küçük şeyleri benimseyen ve aslında benimsediği bu “küçük şeylerin” onu koca bir ataerkil söylemin sürekli yeniden üretilmesine sebep olduğunu fark etmeyen kadınlar.


Küçük şeyler, Küçük roller...

Eleştirilir ama eleştiremez, yemeğe eli yatkındır, o yüzden mutfak onun alanıdır. Evde durur, erkek dünyasından uzaktır. Erkeklerin sosyal hayatta evdeki rollerinden ne kadar farklı olduğunu fark etmemesi istenir. Sorgulamaması beklenir. Erkek rollerindeki yanlışlıkları eleştirmemesi beklenir. Çünkü o dünya yanlışlarıyla doğrularıyla olması gerektiği gibidir. “Erkekler böyledir” , “Erkek muhabbeti işte…” , “Erkekler için iş her şeydir” , “ O da bir erkek sonuçta bekler” ile başlayan bütün bu küçük muhabbetler bugünün adaletsiz rol dağılımlarının önünü açarken yanlış yapabilmeyi sadece erkeğe özgü bir hak olarak görür.

Tekrar hatırlatıyorum . Bu bahsettiklerim ölümcül günahlar hakkında değil. Aldatmak, şiddet vs. Onlar zaten erkeğin olası ve tahmin edilebilir günahları arasında çoktan kabul edildi bile.

Bu kabul edilmişliğin ilk izlerini işte yukarıdaki söylemlerde görüyoruz.


Burada erkekleri yanlış yapan varlıklar olarak göstermiyoruz. Aksine onlara yanlış yapma iznini verirken onlara zarar veriyor bu sistem. Çocukluktan itibaren kadınların süperegoları hep gölge gibi onları izleyerek yanlışları ve doğruları onlara fısıldarken, erkeklerin bu süperegoyu kadınlara kıyasla daha az kullanmaları, toplum içerisinde görece daha rahat olabilmeleri aslında onları hata yapan normal insanlar haline getirmiyor sadece bir yandan da hatalarını üst seviyeye taşıma hakkı veriyor.


Genellemeler sağlıklı değildir derler. Ama bu genellemeleri yapmaya az da olsa hakkımız olduğunu düşünüyorum.


Bir cinsiyet üzerinden suçlu aramıyorum. Sadece çocukluğumuzdan itibaren zihnimizin en ücra köşelerine sirayet eden, bizi hiç farkında olmadan en başta belirlenmiş rollerimize götüren anaakım söylemin hayatlarımıza olan etkisini anlatmak amacındayım. Günümüzde bu rollerin değişmeye başladığını artık kadınların da hata yapabilme hakkının daha geniş olduğunu söylediğinizi duyar gibiyim. Elbette modernitenin etkileri cinsiyet rollerini de hiç olmadığı kadar etkiledi.


Bu sonsuz görecelilik içinde artık “birey” sonsuz bir hata yapma hakkına sahip. “Hataları kucaklamak”, “Kendini sevmek”, Ne kadar büyük olurlarsa olsunlar yapılan “hataları” kişisel gelişim yolunda birer öğretmen olarak görmek yeni iletişim dünyasının en çok satılan söylemleri. Bu yüzden “sen” önemlisin. Kimbilir kaç kişiye zarar vermiş olursan ol, kaç kişiyi kırıp, dökersen dök bu “senin kişisel gelişim yolculuğun”…


Bu başka bir konu elbette. Fakat bu noktada kadınların “sen” yolculuğu bile “ataerkil söylem”in karşısında bağımsızlaşma çabası olarak bazen karikatür noktalara kadar varabiliyor. Sonuç itibariyle bu söylemin büyüklüğü karşısında kadınların varoluş çabaları bazen yüzeysel birkaç unsuru geçemiyor. Oysa burada bahsettiğimiz erdemli insan olma, kâmil insan olma yolundaki yarışın erkek ve kadın arasında eşit şartlarda yapılmış olması. Burada hata yapabilme hakkı derken, kadınların hataların meşrulaştırmak amacında değiliz. Fakat kadınlar üzerinde var olan hata yapmama, mükemmel olma baskısıyla gerçek benliklerini ortaya koymalarının nasıl engellendiğini vurguluyorum. Bütün bu baskıyla mücadele ederken kadın gerçek insanlığını unutuyor. Doğruya doğru, yanlışa yanlış demeyi unutuyor. Kendi yapsa bile…


Bir erkek tarafından onaylanıyorsa yaptığı en büyük yanlışı bile onaylıyor. Oysa kendi değer yargıları, kendi doğruları belki ona bambaşka bir şey söyleyecekti. Ama toplum erkek vicdanına sahip olduğu için en aşağılık eylemler içerisinde olan bir kadının yanlışlığı bile bir erkeğin onu onaylamasıyla bitiyor. Ve bütün bunlar yaşam içerisindeki küçük gündelik pratiklerle başlıyor…


Küçük şeyler meselesine geri dönelim…

Bunun en büyük örneği modern, küçük çekirdek aile…

“Modern” dediğimiz bir aile yapısında erkek kadına “yardım etmeye” çalışır. Oysa durum şöyledir.

Burada temel mesele erkeğin temizliğe yardım etmemesi değil. Temel mesele erkeğin kadının yorulduğunu fark etmemeyi tercih etmesi. Ya da evin aslında düzenli olarak temizlenmesi gerektiğini görmemeyi tercih etmesidir. İşlerine ağırlık vererek evdeki sorumlulukların geri plana itilmesi tercihidir. Çünkü onun eli temizliğe yatkın değildir.

Kadının eli bu işlere uygundur. İncedir, detayları görür. Evin eksiklerini bilir evi çekip çevirir. Ama kadının detaycılığına yönelik bu övgüler, evin dışına çıkılıp ofis ortamına girildiğinde yok olur.


Bu küçük şeyler erkeğin de evde öğrenilmiş ve benimsenmiş davranışlarını devam ettirmesine sebep olur. Erkekler işte zor bir gün geçirdiklerinde hep anlayış beklerler oysa artık kadınlar da çalışmaktadır.

Kadınların günleri de çok zor geçmiş olabilir. Ama buna rağmen dönmesi gereken bir ev olduğunu düşünme sorumluluğu yine kadındadır çoğu zaman.

Evdeki eksikleri düşünme, kirleri temizleme, ihtiyaçların farkına varma veya erkekten yardım isteme sorumluluğu yine kadındadır.

Erkek bütün bunların farkına asla bir kadın gibi varamayacağını söyleyerek öğrenilmiş davranışları bilinçli şekilde devam ettirir.

Bazı kadınlar ise bu rolleri severek benimser. Böylece kendini en anaç , en özel dişi olarak lanse eder. Bir erkeği çekip çeviren onu her açıdan mutlu eden ideal bir kadın olma iddiasındadır.


Sırf bu rollerin toplumsal açıdan çok değerli olması sebebiyle insani değerleri en alt seviyede olan kadınlar bile evlilik ve bir erkeğin “eşi” olma eylemleri üzerinden kendilerini aklayarak toplumsal konumlarını meşru hale getirirler. Sırıf bu küçük dediğimiz öğrenilmiş davranışlar üzerinden büyük insani değerler bile yok sayılır.

Görüldüğü gibi anlam oluşturmaktan uzak “küçük toplumsal şeyler ya da önkabüller” kadının insanlığını sorgulamasına da engel olur gözünü kör eder.

Küçük “şeyler” , bir evin içinde yaşanan sorgulanmayan veya sorgulansa “amma abarttın”larla sonuçlanan ve kadına bir kıymık gibi batan ufak tefek sorunlar büyük bir kayboluşun başlangıcı haline geliyor.

Konumlandırmalar çok önceden yapılmış sınırlar çizilmiş, roller belirlenmiş sadece oyuncular değişiyor. Şaşırtıcı olan şu ki modern dediğimiz dünyada, kadına şiddete hayır diye çığlıkların atıldığı kültür endüstrisi bu “küçük şeyleri” belki de hiç olmadığı kadar bilinçaltımıza işliyor. Erkek ve kadın düşünce dünyasındaki bu keskin ayrımı popüler kültür hiç görmediğimiz kadar körüklüyor.

Değerler böyle satılıyor...

Yeni iletişim teknolojileriyle bu değerler viral yollarla yayılıyor. Modernite bu anakım söylemi değiştirmiyor aksine daha masum görünen biçimlerle derinleştiriyor.

Yüzeyde yapılan eşitlik ve özgürlük tartışmaları üzerinden kadının varoluş mücadelesini sadece birkaç alana hapsederek kadınlara kumda oynama izni veriyor. Kadının varoluş mücadelesi yine kapitalist değerler üzerinden şekillenirken kadınlar arasında istediğini giyme, istediğini söyleme, bedenini istediği gibi kullanma özgürlük olarak gösteriliyor. Büyük markalar bunu destekleyen sosyal sorumluluk projelerine imza atıyor.

Günümüzün belki de en büyük kâr getiren projeleri kâr elde etme amacı taşımadığını söyleyen kampanyalar.


Korkunç bir kadın hakları pazarlaması üzerinden tüketim patlaması yaratılıyor.

Küçük şeyler büyük söylemi devam ettiriyor. Oysaki geri planda insan olmanın erdemliliği göze ardı ediliyor. Bireyin hata yapma hakkının başka insanlara zarar verme noktasında bittiğinin vurgulanması gerekiyor. Bu konuda ise erkeklerin de kadınlar kadar eş sorumluluğa sahip olması gerekiyor.


Anaakım söylem ise buna izin vermiyor. Erkeklerin hataları, yaramazlıkları, kurnazlıkları ve onların hatalarına anlayış gösteren kadınlar. Kadınlar kendi hatalarını yaparken ise yine erkekler tarafından onaylanmayı bekliyorlar. Ya da erkeklerin hiç onaylamayacağını bildikleri hataları yaparak özgür olduklarını sanıyorlar.

Bu söylemi inşa eden “küçük şeyler” ise havada dolaşan görünmez bir virüs gibi her geçen gün bizi enfekte etmeye devam ediyor.






 
 
 

Recent Posts

See All

Comments


  • Black Instagram Icon
  • Black Twitter Icon
bottom of page